erins personal: Temmuz 2012

Perşembe, Temmuz 12, 2012

Yeraltı Ameliyathanesinden Notlar

Yeraltı filmini izleyeli ve Yeraltından Notlar kitabını okuyalı uzun zaman oldu aslında. Uzun süre bu filmin eleştirisini yazma/malıyım güdüsüyle mücadele edip durdum, çünkü her seferinde bir taş açıkta kalıyordu. Filmin eleştirisini yapabilmek; kitabın eleştirisini yapmaktan daha meşakkatli ve daha uğraştırıcıydı, çünkü izlediğimiz bir Zeki Demirkubuz filmi ve benim ikiz kardeşim dediği Dostoyevski'nin eseri Yeraltından Notlar'ın serbest uyarlamasaydı. Filmi, kitaptan bağımsız değerlendirmenin imkansız olduğu
gerçeği, yazmayı zorlaştırıyordu, zira ne Zeki Demirkubuz sıradan bir adam ne de Yeraltından Notlar okunması kolay bir kitap, kaldı ki filme aktarımı oldukça güç bir yapıt. Kafamda, filmin daha iyi açıklanabilmesi için şöyle bir plan sıralaması yaptım, öncelikle "Zeki Demirkubuz kimdir ve sineması nasıldır" açıklamasının zorunluluğu ki bu filmiyle beraber kafamda sinemasıyla ilgili çelişkiler bırakmıştır. ikinci olarak "Yeraltından Notlar" ne tür bir kitap oluşu ve felsefi niteliği ve nasıl bir zamanda yazıldığı ve kitabın kimleri etkilediği üçüncü olarak dolaylı olsa da Nietzsche-Dostoyevski karşılaştırılması/bağ dördüncü olarak filmin kitap yönünden eleştirisi ve beşinci olarak filmin sinematografik olarak eleştirisi ve son olarak Demirkubuz eleştirisi. Şimdi bunları açıklamak aslında başlı başına bir kitap oluşturur. Sadece temel şeylerden bahsederek kısa kısa değinerek filmin açılımını yapmaya çalışacağım.
Zeki Demirkubuz, kenar mahallelerde yaşayan sosyo-ekonomik olarak genellikle alt-orta sınıf insanlarının meselelerini evrensel boyutta işleyen, ahlaki çerçeveden insanın karanlık taraflarına inen yönetmendir. Bu yüzden filmleri tematiktir. Filmlerinde kullandığı isimler de hep semboldür. Kendisi en çok sırasıyla Dostoyevski - Nietzsche - Camus - Kafka 'dan etkilenmiştir. Bu yüzden bu perspektiften insanı ele aldığı için filmleri karanlıktır ve genellikle Türk toplumunun bakış açısını çok iyi yansıtmaz bu yüzden de filmleri gişe yapmaz. fakat bu görüşüme ters olarak Yeşilçam melodram yapısını taşıdığı ve izleyenleri tarafından çok sevilen iki filmi vardır : Masumiyet ve Kader. Demirkubuz, Yeraltından Notlar'ı filme uyarlamaya teşvik olan şeyin Dostoyoveski değil de, Nietzsche olmuştur. Bu yüzden yazımın ileriki safhalarında Dostoyevski - Nietzsche ilişkisini açıklayacağım. Demirkubuz'un aslında kendiside 68 kuşağından gelmesi ve 80 darbesi sonrası kısa bir süre de olsa hapiste yatması ve de Yeraltı filminde 80 sonrası yaşanan değişen solculuğun paradigma eleştirisini Muharrem karakteri üstünden anlattığı aslında tamamen kendi derdini Muharrem karakteri üstünden anlattığı bir öz-film olduğu kanaatindeyim.
Filme geçmeden önce Yeraltından Notları biraz açmak gerek. Dostoyevski bu romanı 1864 yılında 40 yaşındayken yazmıştır. 40 yaş Dostoyevski için kritik bir yaştır. Zira Roman kahramanın/kendisinin, kırk yaşın olgunluğundan genç kahramana bakışıdır aslında bu eser. Kırk yaşın yazar için sorgulama dönemi olması ve geçmişine bakışını tamamen değiştirmesidir bu eserin ortaya çıkış nedeni. Dostoyevski anlatısında, "tüm güzel ve yararlı şeyler kırk yaşımda bana önemli ölçüde sıkıntı verdi ama bu kırk yaşındayken oldu."der ve kahramanının gençlik halinin kritiğine başlar bu sözden sonra. romanda da ayrıca şöyle ibare geçer " Kırkından fazla yaşamak ayıptır, aşağılıktır, ahlaksızlıktır. Kim yaşar kırkından fazla? Haydi, bana açıkça, elinizi vicdanınıza koyarak söyleyin! İsterseniz size ben açıklayayım: Aptallar, namussuzlar yaşarlar kırkından sonra. Bütün ihtiyarların, o ak saçlı, güzel kokular sürünmüş saygıdeğer ihtiyarların yüzüne karşı söylerim bunu! Hatta çıkar, sokaklarda haykırırım!.. bu açıklamaya ek olarak Demirkubuz bu filmi çekmeye karar verdiğinde 45 yaşındaydı. Kitap 2 bölümden oluşur. Birinci bölüm varoluşun temel sorularını sorarak aslında kendisinden çok sonra gelecek varoluşçu edebiyatçıları etkileyerek, yabancılaşma, yalnız insan, özgür insan akıl-istek konularında eleştirileri vardır. Genel itibariyle kitabın birinci bölümünün içersindeki alt başlıklarda şu konuları içerir : Rus toplumu - 19. yy. aydını - Determinizm/rasyonelizm - Batılılaşmacı, materyalist ve mağrur Rus aydınları... Kitabın birinci bölümü monolog şeklindedir, karakterin iç dünyası gel-gitleri, ruh hali anlatılır. İkinci bölümde ise karakterin yaşadığı 3 tane olay anlatılır. Birinci olay Subayla yaşadığı yol verme hadisedir, iki ve üçüncü olaylar ise aynı gecede yaşanan yemek masası tartışması ve otel odası hikayesi ve de ertesi günü evinde devam eden hayat kadını macerasıdır. Kitap yazıldığı çağ itibariyle adeta bir başkaldırı niteliğindedir. Rus aydınlarını yerden yere vurur. İnsan aklının açıklama ve rasyoneliteye oturtma çabasıyla dalga geçer ve hiçbir şeyin kestirelemez olduğunu vurgular varoluşçu bir stilde. Bu romanı pek çok esere, filme esin kaynağı olmuştur. Hemen ilk aklıma gelen eserler : Amerikan Sapığı, Tutunamayanlar, Dönüşüm, Zerdüşt ve daha niceleri... Bunları belirtmemin sebebi bu kitabın sıradan bir kitap olmadığı, filme uyarlamanın gerçekten çılgınca bir iş olduğudur. Başta belirtiğim gibi Demirkubuz'u bu filme teşvik eden esas şey Nietzsche'nin bir sözü olmuştur. Bu söz şuydu "“İnsan aklı olduğu kadar akıl dışı da bir varlıktır.” Bu sözün en iyi hayat bulduğu eser de " Yeraltından Notlardı. " Dostoyevski anlaşılmadan, Nietzsche anlaşılmaz, bu ikisi okunmadan Muharrem de okunamaz. Muharrem'in filmin bir sahnesinde Nietzsche okuması boşuna değildir. Aslında bu filmin en büyük esin kaynağı ve temeli Dostoyevski’den de öte Nietzsche’dir. Onun üst insanı. Acı çekme, çile çekme iradesini sonuna kadar zorlayarak ulaşılabilen üst insan mertebesi. Muharrem bu gidişatın prototipidir. Bu nedenle finaldeki durum, bir yok oluş değil, belki de yeniden dirilişin başlangıcındaki bir yerdir. Muharrem'i Demirkubuz üstünden bu şekilde yorumlamaya sebep olan şey Dostoyevski ve Nietszche'in hayatlarında yaşadıkları büyük değişimlerdi. Neydi bu değişimler, Dostoyevski 40 yaşına kadar ateistti ve babası da ayyaşın tekiydi, bunun aksine Nietzsche, koyu bir protestan papazının oğluydu ve küçükken sıkı bir dini eğitim almıştı. Dostoyevski siyasi sebeplerden dolayı tam kurşuna dizilecekken, affedilir ve sürgüne yollanır. Sürgün esnasında tek okuduğu kitap İncil olur. Mesih İsa'yı tek gerçek olarak kabul eder. Yeraltı Notlari’ adli kitabini yine geçirdigi sürgün günlerinden esinlenerek yazmistir. Nietzsche Schopenhauer’un bir eseriyle karşılaştığında bütünüyle sarsılan ve bütün kitaplarını okumaya karar verdiğinde artık hristiyanlıktan vazgeçmiş birisiydi. Mesih İsa’yı bütün kalbiyle kıskandı, onunla yollarını ayırdığında, yeryüzünde üst-insanı yaratmak için, insanı aşmak için kendi geçmişiyle beraber bütün insanları hor gördü. Açıkça insanı hor gören ve insan için de yücelmenin çıkış noktası olarak kendi kendini hor görmeyi bir başlangıç noktası yapan bir söylevin kuruculuğunu üstlendi. Sonraki entelektüel hayatı çok açıktır, kiminle yoldaşlık ilişkisi kurmuşsa, onu yıkmaya çabalayan bir söylev ardından geldi, açıkça onları hor gördü, kendi geçmişini de. Hıristiyanlık içinse zaten Deccal kitabını yazmıştı, kendisi için tam olarak gördüğü kitabında söylevini Zerdüşt üzerine kurdu ki kendisi de aslında Zerdüştlük dinine mensup birisi değildi. Nietzsche Tanrıyı insan eliyle öldürmüştü. Tanrılaşmasını yasaklayan bir Tanrı'nın varlığına nasıl dayanılabılırdı? Yeni insanın doğması için, insanın ölmesi gerekliydi. Dostoyevski içinse durum tam tersinedir. Bir mektubunda şöyle buyurmuştur : " Ben, Mesih İsa'dan daha güzel, daha derin, daha sevimli, daha mantıklı, daha yiğit ve daha mükemmel bir şeyin olmadığına, hiçbir zaman da olamayacağına inanıyorum. Eğer İsa'nın gerçek olmadığını bana kanıtlayabilirlerse ve gerçeğin İsa'nın dışında olduğu doğruysa, ben İsa ile kalmayı gerçek ile kalmaya tercih ederim." Bu kadar iki zıt insan gibi görünseler de aslında etkiledikleri kişiler benzer yazarlar olmuştur. Varlığı açıklama biçimleri ve yaklaşımları farklıdır. Dostoyevski’nin, varlığı değerlendirme biçimi ve insan varoluşunun karanlık gerçeklerini anlama çabası ne sosyolojiye ne de bir din yorumuna indirgenebilirdir. Oysa Nietzsche, sorunu tam da Mesih’in kendisinden başlatır, insan’a yönelik eleştirisini de söz konusu erdemler dolayısıyla gündeme getirir, bu kavramlarla öne sürülen ahlaka itiraz eder. Dostoyevski’nin kişiselleşmiş inanç arzusu, dinsellikle koşullanan ahlakiliği ve bireyselleşmiş hümanizması Nietzsche’de verili haliyle ahlaki varoluşun kökten sorgulanmasına ve bir tür anti-hümanizme dönüşür. Nietzsche sanıldığı gibi inançsızlık telkin etmez aslında, verili inanç biçimlerinin aşılmasını hedefler. Nietzsche’nin Dostoyevski’ye olan hayranlığı bu ideolojik sınır noktalarında durur. Hayatın anlamına ve insan varoluşuna yönelik iki başka yaklaşım biçimi söz konusudur. İkisinin de tutkuyla uç noktalara gittiklerini, acı çektiklerini ve hiçliğin korkunçluğu karşısında derinlere dalarak yol aradıklarını biliyoruz. Demirkubuz'un kime ve hangi felsefi görüşe daha yakın durduğunu anlamak üzere, filmi nasıl kendince yorumladığını anlamak için bu iki düşünürün çok ama çok iyi bilinmesi gerekiyor, çünkü siz yola ben bir Dostoyevski romanını filme uyarlayacağım diyip filmin baş karakterine Nietzsche kitabı okutursanız, kitabın rot-balans ayarıyla oynarsınız. Filmin final cümlesi olan " iyi biri olmak istiyorum ama bırakmıyorlar" hangi açıdan yorumlanmalıdır. Bu noktada fimle kitap arasındaki temel farklılıklara değinmek istiyorum. Yeraltından Notlar kitabında kahramanın eylemlerini anlamdırmaya çalışırız, çok keskin yargılar olmamakla beraber, insan ilişkilerinde bariz farklar mevzubahisdir. Dostoyevski Tanrının adaletine inanırken, günah ve bağışlanma ilişkisini güderken, Muharrem/Demirkubuz aynı şekilde gitmiyor. Muharrem kendi kötülüğünün eylemlerini meşru bir zemine dayandırıyor. Cevat fikir hırsızı, oysa romanda böyle bir ahlaki yönelim söz konusu değil; tam tersine kıskançlık mevzu bahis. Bu kıskançlığın temel nedeni ise statü farkı. Romandaki kişi Zverkov yüzbaşılığa terfi ediyor, oysa kahramanımız sıradan bir memur. Bunu kendisine yediremiyor. Romanda yemek masasında için çok ciddi bir maaş tartışması yaşanıyor. Filmde bunun esamisi okunmuyor. Kahramanın memurluğu aşağılanıyor. Kitapta o vurucu konuşma direk Zherkov'un suratına söyleniyor, Kitabın çoğu yeriyle filmin temel noktaları bağdaşmıyor. Demirkubuz Nietzscheci yaklaşımını kahramana yediriyor ve söylemek istediklerini kahraman üstünden kendi öz-hikayesini anlatıyor. Zira bu filmde çok ciddi bir Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz atışması olduğu çok belli. Demirkubuz maalesef NBC'yi kıskandığını, Cevat/NBC edebiyat ödülü için " oskar " alacağını vurgulaması bu düşüncemizi pekiştiriyor. Halihazırda Demirkubuz'un üniversite mezunu olmaması, öte yanda NBC'nin Boğaziçi Üniversitesi mezunu olması statü farkını gösteren küçük bir ayrıntı. Demirkubuz aslında Muharrem gibi hareket/tutum sergiliyor. Kendi kompleksli, takıntılı ruh halini dışavuruyor ve de neticede kendi kendisini durup dururken aşağıya çekiyor. Kitapta hizmetçi kadın değil bir erkek ve kahramanın hizmetçiyle alışverişi çok sınırlı oysa filmde hizmetçinin akıl hocası adeta Muharrem. Hizmetçi aynı zamanda apartmanda başka bir yaşlı adamın da ev temizliğini yapıyor. Muharrem o adama sinir oluyor ve sadece ona " kıl bir herif " denildiği için hizmetçiden onu öldürmesini istiyor. Kötülüğünü meşrulaştırmak için başkalarının günahlarını/ kötülüklerini cezalandırıyor. Hizmetçiye o adamı öldürmesini nasihat ediyor. Kitapta hiç böyle bir bölüm yok. Hizmetçi, yaşlı adamı öldürmeyi deniyor ve başarılı olamıyor, aradan zaman geçtikten sonra sırdaşı olan hizmetçi, yaşlı adamla evlenme aşamasına geliyor. Bu Muharrem'i deli ediyor ve hizmetçi Muharrem'e haddini bildiriyor. Tabii bu durum tüm Demirkubuz filmlerinin tipik özelliklerinden biridir, kadın figürü her zaman nankör, güvenilmez, aldatan kişiyi oynar. Demirkubuz ciddi anlamda bir kadın düşmanı olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda bu yanıyla da Nietzsche'den çokça etkilendiğini düşünüyorum. Zira Nietzsche, Lou Salome'dan epeyce acı çekmiştir. ve kadınlar için çok sert sözleri vardır, örneğin ilk aklıma gelen : Kadınlara mı gidiyorsun? O halde kırbacını yanına almayı unutma!” Kitabın genel eleştirisi 19 yy. batı felsefecilerine ve 19 yy. determinizminedir. Demirkubuz bunun yerine 80 sonrası değişen sistem ve buna angaje olan liberalleşen solcuları koymuştur; fakat aktarımı ve anlatımı çok sığ durmaktadır. Muharrem'in temellendirilmemiş sıkıntısını varoluşsal problemler yaşayan yalnız ve eğreti adam kolaycılığına yaslanmadan anlamaya çalışmak istesek de film bize bu konuda fazla yardımcı olmuyor. Muharrem'in bu sisteme yabancılaşmasının sebebi 80 sonrası değişen insan ilişkileri ve aydın solcuların bu kültürel değişime ayak uydurmaları olduğunu, Demirkubuz aktarmak istese de bunu çok sığ bir anlatımla yapıyor. Filmde çokca geçen hayvan ulumaları, hayvan belgeselleri belki de filmde en çok beğendiğim metaforlardan bir tanesi. İnsan aklının açıklanamaz oluşuna en güzel örnektir hayvan ulumaları. Akıl dışı hareketlerdir ve açıklanamaz. Muharrem insanlık oyunundan sıkıldığı anlarda hayvan rolünü üstlenir insanlığını yıkmak için. çünkü insanın yıkıcı bir yapısı vardır. Kendisinin antitezini üretmelidir. Hayvan belgeseli de bunu destekler. Hayvanlar arasındaki o vahşi doğal hayat, insan ilişkilerinde de vardır. Bir av/avcı durumu vardır. Muharrem bir avdır, öyle olduğu için hep savunmada ve tetiktedir. fakat avlanmaktan da yüksek gururu, mazoşistçe bir zevk duyar. Her ne kadar avcı konumuna gelmek istese de ki bu avcı hayvan hırlaması rolünü hayat kadınına karşı denemeye kalktıysa da gene yere serilen kişi olur. Her kimi aşağılamaya kalktığında, aşağılanan ve bu durumdan da mazoşistçe bir zevk duyan kendisi olur. Otelden yaka-paça atılırken görevlilere tebessüm etmesi ve onlara karşı gardını düşürmesi filmde bunu doğrulayan bir örnek. Filmin teknik eleştirilerine gelirsek, ilk olarak Demirkubuz'un tarz değiştirdiğini net olarak söyleyebiliriz. Eski filmlerine nazaran farklı tip bir kamera kullanması ve ışığı daha iyi kullanması, anlatmak istediğini sözden daha çok kamera hareketleriyle ve ışıkla göstermesi minimalist bir çizgiye kaydığını gösteriyor; fakat bunu yaparken aslında filmde eleştirdiği şeyi kendisi de yapıyor. NBC'yi taklit ediyor. Filmin kurgusunda kopukluklar ve bağlantı sorunları var. Sahne sahne film gidiyor, bütünlük yok. Filmin ilk yarısı bana çok komik ve eğlenceli geldi. Filmin ilk yarısındaki yemek sahnesinde tempo tavana fırlarken tam fırtınanın kopmasını beklerken ikinci yarısı insanı bunaltıyor ve yavaş bir tempoyla insanı sıkıyor. Kurgudaki bu sıkıntının nedeni Demirkubuz'ın son ana kadar filmle oynaması ve nasıl bir sonuç alacağını bilmemesi. Sırrı Süreyya Önder'in yer aldığı bir sahne tamamen kırpılıyor -büyük ihtimalle kitapta geçen yol verme sahnesi- Filmde geçişler arasında ciddi bir sıkıntı var. Tempodaki inişlerin ve çıkışların iyi ayarlanamaması kurgudan kaynaklanıyor. Son olarak Demirkubuz hakkındaki düşüncelerimi yukarıdan aşağıya yaptığım eleştirileri toparlayarak genel bir değerlendirmeyle yazımı sonlandırmak istiyorum. Demirkubuz'un Dostoyevski'den dostoyevski olduğu halde en az Dostoyevskiyen filmidir diyebilirim Yeraltı için. Kader'den beri çektiği filmlerde sürekli bir düşüş gözlemleniyor. Bundaki temel sebep çağdaşlarının uluslar arası arenalarda ödülden ödüle koşarken, Demirkubuz'un ödül alamamayı bir kompleks haline getirmiş olmasıdır. Gel-gör ki seçtiği yaptığı sinema özgünlükten uzaktır ve metne dayalıdır, dolaysıyla yenilikçi bir şey veremez. Platon'un mağaradaki adamına benzetirim Demirkubuz'u. Taklidin takliti ödül getirmez.

Etiketler: , , , , , , ,