Sayonara
Başlangıçlar ve bitirişler her zaman zordur, zira ikiside uç noktalardadır. Biri biterken öbürü başlar, bir devinim içersindedir bu ikili. Şu ana kadar hayatımda birkaç önemli hadise başımdan geçmiştir; ama sanırım benim için bu askerlik dönemi, hayatımda bir şeylerin bitişi ve bir şeylerin başlangıcına işaret ediyor.
Dolce la vita dönemi biterken, şu an adını tam koyamadığım döneme giriyorum. O yüzden inanılmaz dikkatli ve tedbirliyim adımlarımı atarken. Eğer hayatımı ikiye bölmem gerekecekse herhalde askerlik dönemini milad olarak seçerim. Önceki dönemde yaşadığım tecrübesizlikler bana ders oldu, artık eski hatalara yer yok.
Merhamet yok. Acıma yok. Şefkat yok.
Taviz yok İçimdeki çocuğa yer yok Bundan sonra Bir demir gibi sert olunacak, kararlar ivedilikle alınacak. Taviz verilmeyecek. Dönünce bambaşka biri olunacak.
Son 3 haftada yaşadıklarım ve gördüklerim, bana büyük dersler verdi. Gerçek yüzler asıl şu zamanda belli oluyormuş. Dünya zalimlerin dünyası. eğer kötü olmak gerekiyorsa olacaksın. çünkü kimse iyi değil. İyilik denen şey menfaat varsa geçerli bir şey. Dünyada tek sahip olduğun şey annen, baban ve akrabaların. Gerisi yalan. Her ne kadar anneler babalar bazen seni çileden çıkarsa da, en kötü anında bile karşılıksız yanındalar. Ya sizler ya bizler ? Bencillikten etrafımızı göremiyoruz. Allah kimseyi kimseye şu zamanda muhtaç etmesin. Çünkü gün gelir ki o muhtaç olduğunuz kişi her şeyi bir gün suratınıza vurur. O yüzden, bundan sonra tanıyacağım insanlara arkadaş demiyeceğim. Benim için "arkadaş" kelimesi anlamını yitirmiştir. Bir mana içermemektedir. Benim için bundan sonra iyi huylu bakteriler ve kötü huylu bakteriler, zararlı bakteriler ve zararsız bakteriler vardır. İnsanlık bu kadar batağın içindeyken her gün sistem tarafından kirlenirken, nasıl olur da
onlara sevgiyle yaklaşabiliriz. Bazen bedenimden kurtulup sadece ruh olarak yaşamak istiyorum, böylelikle kimse benimle uğraşmaz.
Beni güzel bir sınav bekliyor. Zaman zaman moralim bozulsa da, kendimi hazırlamaya çalışıyorum. Eminim o silahı tutmak hoşuma gidecek. Attığım her kurşunda bana yapılanları hatırlayacağım ve böylelikle nişanımı tam 12'den vuracağım. Bundan sonra acı çekmek istemiyorum. Çektiğim acıların başkalarına geçmesini istiyorum. Daha iyi bir dünya için yaşamıyorum. çünkü kimse yaşamıyor. Herkes kendisi için yaşıyor.Dünya koca bir pazar. Ne kadar paran varsa alım gücün de o kadar. Silahımın şarjörünü boşaltırken büyük bir zevk alacağım. Tekmil verirken, bana yapılanları düşüneceğim ve kışlada en gür benim sesim çıkacak. Artık birisine bir şey yaparken, karşılığını almak için açık kapı bırakacağım, böylelikle enayi yerine konmayacağım. Gitmeden önce birkaç şeye elveda demek istedim :
Sayonara bilgisayarım, Sayonara Msn listem ve en zor günlerimde bana selam bile vermeyen robot kalpli tekeler, sayonara kendisini dünyanın efendisi sananlar, sayonara kraldan çok kralcı olanlar, sayonara cin olmadan şeytan olanlar, sayonara kurnazlar, Sayonara Ipodum, sayonara futbol,yatağım, yastığım, kitaplarım, özgürlüğüm, kendim bizzat ben.
Ölmek için çok genç, yaşamak içinse artık geç...
Elveda
Bedük

Güzide ülkemizin topraklarında binbir çeşit müzik yankılanırken ve bu müzik türlerinin dinleyen sayısı azımsanmayacak ölçüdeyken, kimi müzik türlerini icra ettirenler için aynı iyimserliği gösteremiyeceğim. Özellikle bu müzik trendleri arasında dans ve club türlerini sevenler çoğalırken, bu müzik türünü ülkemizde başarıyla icra edeni neredeyse yok veya underground piyayasında tanınıyor. Oysa öbür yanda sokak kültürünü yansıttığını ifade eden ülkemizdeki rap şarkıcılarına bakınca her gün yeni bir rapçinin çıktığına tv'den şahit oluyoruz. Halihazırda rap starımız bile ve hatta birbiriyle düeollo yapan rapçilerimiz bile varken neden yükselen trend olan dans müziğinden birileri yok diye düşüne dururken, bedük soyadlı serhat adlı tarz abimiz yıllardır çeşitli sanatçıların aranjmanlığını yaptıktan sonra 2007 yılında "even better" isimli kendi albümünü piyasaya sürdü.
Albümü alıp baştan sona dinlemedim. Birkaç şarkısını myspace'den baktım ve başarılı buldum, ama asıl benim yazmama iten sebep albümdeki performansı değil de kendisinin canlı performansıydı. Hatta şöyle dersem daha doğru olur. Kendisini ilk kez rock n coke da dinledim ve daha sonra albüm şarkılarını dinleyebildim. Canlı performansı çok ama çok daha iyi.
Bunun sebebi neydi peki? Kendisinin yaptığı müziği tam dans müziği olarak tanımlayamam. Grup bazlı 80'lerin disko bandlerinin izlerini taşıyan yarı dans yarı grup tandanslı oluşundan mı, yoksa bilindik dj'lerin performans sırasında izleyiciyle olan iletişimsizliği bu adamın vokalle ve kurdugu diyaloglarla bunu kapatması mı hoşuma gitmişti veya 80'lerin o havasını taşıyan yanı ayağa düşmememiş kült müzik türlerini seslendirmiş olması mı beni etkiledi tam olarak bilemiyorum. Bildiğim bir şey var bu adam 80'lerin müziklerini çok dinlemiş ve sadece 80'lerin bir türünü dinlememiş. Rock'la disko arasında gidip gelmiş.
Müziği kime benziyor diyecek olursanız, ilk aklıma
Huey lewis and the news geldi, çünkü seslendiği kitle biraz çağrıştırıyor. Hem klas olmanız hem de tarz olmanız gerek onları sevmek için. yani hem gelir grubunuz yüksek hem iş sahibi hem dinamik hem de biraz yuppie olmalısınız. Daha sonra
Tom Jones, Jamiroquai, Star Dust, Talking heads şimdilerden Mika geldi aklıma.
İş çıkışı kafa dağıtmak için iş arkadaşlarıyla gidilip seviyeli bir ortamda eğlenmek için bedük dinlemek bire bir. Kravatınızı gevşetip içkinizi yudumlarken, iş arkadaşlarınızın aslında o kadar sıkıcı insanlar olmadığını düşündürtecek kadar eğlenmenizi sağlayacak bu bedük soyadlı serhat'ın canlı performansını kaçırmamanızı tavsiye ediyorum.
kavak yelleri esiyor perşembe geceleri
Sabah kalktım günün perşembe olduğunu içimdeki belirsiz huzursuzluktan fark ettim. Perşembe ile yıllardır yıldızım barışık olmamıştır, zira perşembe öyle anlamsız bir gündür ki ömrümüzü uzatmaktan başka işlevi olmadığını bile bazen düşünürüm, çünkü perşembe arada kalmış bir gündür, haftanın ortası olan çarşambayla; iş, okul hayatının son günü olan cuma arasında kalmış, köprü vaziyeti gören geçmesini istediğimiz bir gündür. Üstüne üstlük ağır bir popüler kültür tüketicisi olarak da (futbol maçları, komedi programları, konser) perşembe günü güzel bir etkinlik veya program oldugunu da pek ender rastlamışımdır şu yaşımda. Perşembe hakkında bu kadar olumsuz düşüncelere sahipken, saat 20.00 sularında her hafta izlemeye çalıştığım, kavak yelleri dizisi olduğu istemsizce aklıma gelir. İşin garip tarafı ben belki hayatım boyunca oturup bölüm sektirmeden dizi izlememeişimdir, hele türk dizisi... Şaka gibi ama gerçek.
Kavak Yelleri, son zamanlarda takip ettiğim kadarıyla tv'deki en iyi gençlik dizisi. Ne abartı, ne zevzek, ne de zengin genç fakir genç çatışmasını klişelere takılarak anlatıyor. Birincisi
Urla gibi şirin bir yerde çekerek dizinin samimi olan dilini çevre faktörlerini ve oranın yaşayış biçimini içine katarak samimiyetini sağlamlaştırmış. İkincisi ise çevreyi küçük tutarak, diğer dizilerden farklı olarak bu küçük çevrenin dertlerine derinine kadar inebilmeyi başarmış; yani buradan kasıt şu : örneğin x karakterinin bir bölümde derdi sınıfta kalma korkusuysa, diğer bölümde de bunu tırmalamış. Üçüncü nokta ise tempo. Dizinin temposu olağanüstü, eş zamanlı birkaç farklı olay yaratılarak bunlar arasındaki geçişler sağlanarak dizinin heyecanı bir kat daha arttırılmış. Böylelikle tek bir bölümde bir olaydan daha fazla olay oluyor. Dördüncüsü ise devamlılık, bir bölümde kalan problem tek bir bölüm içersinde çözülmüyor, sürekli yayılarak ilerliyor dolaysıyla diğer bölümü de izlemek zorunda kalıyorsunuz. Son olarak da dizinin müziklerine değinmeden geçmek yakışıksız olurdu. Pinhani gibi ruhun derinliklerine inen bence namelerini Anadolu'dan alan bu güzel grubun müzikleri, dizinin ritmiyle, öyküsüyle birebir uyuşmuş. Dizinin diğer başarılı olduğu konu ise birey-aile çatışmaları. Hangimiz ailemizle, hayatımız ile ilgili konularda kavgalar etmedik lise yıllarında. Hangimiz sevgilimizi ailemizden gizlemek zorunda kalmadık veya hangimiz aşk acısı yaşamadı o yıllarda. Hangimiz annesini babasını değiştirme imkanını düşünmedi o yıllarda. Bu diziyi izlerken insanın eski yıllara yolculuğa çıkma şansını yakalama ve diplerde belki tortularda halledemediğin problemleri tekrardan görebilme, bilinçaltının bir şekilde katharsis yaparak dışavurumunu sağlama veya hala geçmişle olan hesabı kapatamadığınızı hissedebiliyorsunuz. Bir dizi bunları yaptırabiliyorsa hem oyuncuları hem de bu duyguları aktarmayı başarabilen senaristi ve de çekim ekibini kutlamak gerek. Dizinin hiçbir bölümünü izlememiş olan veya bölüm kaçırmış olanlar
buradanizleyebilirler.
Söylediklerine göre
Dawson Creek denen dizinin türk versiyonuymuş. Ben o dizinin bir bölümünü izlemeye çalışırken sinirlerimi ve sabrımı boşuna yormaya gerek olmadığını düşünerek bir daha izlemeye tenezzül etmemiştim. Bizimkiler ne yaparsa illaki bir yafta yapıştırılır.
70 milyonluk ülkeyiz; bunun yaklaşık 40 milyona yakını genç ama doğru düzgün ne gençlik dizisi var ne de çocuk programı. Allahtan 80'lerde çocuktum da esteban'ı, Voltran'ı falan hala hatırlıyabiliyorum. Şimdiki çocuklar magazinle uyanıp magazinle yatıyorlar. Digitürk 'ü olan birkaç şanslı aile de digitürk 'un uyduruk çizgi filmlerine mahkum. Geriye nitelikli 3-5 bir şey kalıyor. Futbol olmazsa zaten tv çekilecek işkence değil. At gitsin çöpe.
Sözün özü kavak yelleri güzel dizi oturun izleyin. Tv izlemek gereksiz bir vakit kaybı ama vazgeçemediğin kötü bir alışkanlık. Dengeyi siz bulun. Haftaya aynı saatte burada olun.
yaratıcılık ve kasaturacılık
Temmuz ayını geride bırakırken geride bıraktığımın sadece 1 ay değil de bunun yanında bir çeyrek asrı geride bıraktığımın istemeden de farkındayım. Yaşlanma duygusuna kapılıyorum, galiba artık kendimi çok genç hissetmiyorum 30'uma 4 kaldı, hala voleyi vuramadım amma velakin Bateman çıldırdığında merhaba 30'lu yaşlar ve 90'lar demişti. Bir umut var mı ? Olmasa burada işim ne ? Yavaş ilerleyişe mahkumuz. İş hayatında da bunu öğreniyorsun yavaş yavaş sindirmeyi her şeyi. Sadece tecrübe baabında değil, normalde yapmayacağın şeyleri veya kaldıramayacağın davranışları sindirmeyi. Bir şekle giriyorsun, daha doğrusu seni bir şekle sokuyorlar ister kabul et, ister etme ve normalleşmeye başlıyorsun. Diğerlerinden davranış olarak farkın kalmıyor. Normlara uymaya başlıyorsun. O senin bünyene giriyor. Sonuçta sıkıcı bir hayatın oluyor. Haftasonu geldiğinde seviniyorsun.
Üniversite kötü bir şeymiş bunu anladım. o 4 seneyi çok feci çarçur ederek yaşamışız. Ne seni iş hayatına alıştırıyor ne de hayata... Garip bir yer, sınav var diyorlar, gidip kitaptaki bilgileri ezberleyip yazıyorsun, ama seni ne iş hayatına hazırlıyor ne de normal hayatın akışına, hani öyle sosyal bir amaç güdülerek kurulmuş kurumlar gibi.(Bir sosyal aktivite olarak üniversitede okumak) Her gün gitmene de gerek yok, 3 gün gelsen yeter, Dersten istediğin zaman çıkabiliyorsun ama işyerinde öyle mi, sıkıldım girmiyorum deme lüksün yok. Bunun yanında bu monotonluk senin yaracılığını kesinlikle baltalıyor. Yaratıcı olacağım derken klişelere takılıyorsun, Bir nevi
levent kırca oluyorsun. Aynı şarkıları dinlemeye başlıyorsun 2 aydır yeni bir grup keşfetmediğini fark ediyorsun veya yeni bir kitaba başlamadığını. Sinemaya çok ender gittiğini fark ediyorsun; ama gene garip bir şekilde çok mutsuz değilsin. İşyerinde o tip şeyler aklına gelmiyor. Sadece işe odaklanıyorsun. Garip bir şey işte... Tek düşündüğün şey haftasonu gelsin de fazladan uyuyayım işe gitmemeyeyim.
Arkadaşları tek tek askere uğurluyoruz. İnsan komplekse giriyor, ulan herkes gitti bir ben kaldım gitmeyen şeklinde. Kasım'da aşk başkadır diyerek, kışlaya olan hasretimi sona erdiriceğim. Şafak 81.
yaylalar yaylalar
way bea 3
Kurgusuz kuralsız girişilen "way bea" serisi tutunca sorgusuz sualsız üçüncüsü koptu meydane. Her şey bir yana dolu olup da yazamama ve en acısı ise içinde depreşen duyguları doğru dizine ve iyi bir hikayeye dönüştürememe dolaysıyla acıya ağrı kesici teskin etkisi veren "way bea" serisinin oluşması . Böyle olsun istemezdi yurdaerlerim varsın kopsaydı destansı bir hikaye, blogger camiasında fetih menzili yaratsaydı, Çin'deki türklerden
post alsaydı ama gelgör ki iş/biznis arasında bile böyle bir way bea serisi bile çıkartabilmek beceri işi doğrusu.
Niye way bea ? Açıkcası bilmiyorum "ohh bea" de olabilirdi ama ticarileşmek istemedim (bknz Avea) postlarda da
hadi ordan yürü ticari gibi benzeri lafları işitmek istemedim. Aslında bu soru aynen varlık sorgulamasına benzer "neden xxx" kalıbı uyuz bir kalıptır ve cevabı karşı tarafı ikna etmelidir ama ben öyle yapmam tam tersine en anlamsız cevabı yapıştırım. Örneğin Neden size işe alalım ? diye soruldugunda; Çünkü (be koooğğz + Türkçe'de hiçbir cümle bağlaçla başlamaz) her sabah işe gelirken La linea'da ki Bay çizgi'nin kahkahasını patlatırım kart okuma yerine. Öğlenleri 13.25 ile 13.47 arası telefonlara bakmam, öğleden sonra 15'te dahili bir numarayı arayıp karın seni aldatıyor der kapatırım saat 17'de kalp krizi geçiriyor numarası yaparım " Cuma günleri dress code olmadığından dar strecth metalci deri pantolonla gelir, uzun kıvırcık peruğumla arzı endam ederim. Cuma günleri telefonları "ohh yeaa" diye açarım. "How can i help you" kalıbını ingilizce bilmeyenlere karşı kullanırım. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama hiçbirisini gerçekte uygulamak mümkün değil, çünkü insanlar mantıklı/normal/düzgün işler yaptığını sanıyor, ama asıl bunlar, normal/mantıklı dedikleri şeyler, saçma ve ne kadar saçma olduğunu ispatlamak için onlar kadar saçmalayınca kendi saçmalıklarını kabul etmeyip senin saçma olduklarını söylüyorlar ve ağızlarından bir namlu uzunluğunda saçma fırlatıyorlar.
Godard ne güzel demiş Alphaville'de "I refuse to be what you call normal" işte bu yüzden way bea
wayy bea 2
Dünün bugunden, bugunun yarından farkı olmayan ; dakikaların bir sonraki dakikayı izlemesinin zorunluluktan başka geçerli sebebi olmayan bir zamanın içinden yazmaktayım. Heyhat 2 ay geçmiş. Bazen bakıldığında 1 gün cok zor geçer bazen bakıldığında 1 sene çok çabuk geçer. 2 ay da böyleydi. Kimi saniye, bir dakika gibi geçti. Kimi dakika 1 saniye gibi geçti. Yok mudur kuzum bunun dengesi ? Vardır ama insan neyi ne zaman istediğini ve neyi ne zaman ulaşacağını bilmez. Tatminsizlik ve zaman. Zaman ve tatminsizlik mi demeli yoksa ?
Daha iyisi, daha verimlisi. ama hangisi ?
Seçiyorum dostlarım. Tepkisizliği. dakikalar ilerlerken ona bakmayı seçiyorum, daha doğrusu seçmek zorunda kalıyorum. Dakika 1 bir şey yapmıyorum. Dakika 2 bir şey yapmıyorum. Dakika 3 bir şey yapmıyorum. Dakika 4 bir şey yapmıyorum. Dakika 5, dakika 4'te neden hiçbir şey yapmadığımı sorguluyorum. Dakika 6, dakika 4'te hiçbir şey yapmadığımı sorgularken dakika 3'ü sorgulamaya başlıyorum. Dakika 7, dakika 3 'te niye hiçbir şey sorguladığımı fark ederken, Dakika 8'de, dakika 2'de de hiçbir yapmadığımın farkına varıyorum. dakika 9 oluyor, dakika 9'da da dakika 1'de neden hiçbir şey yapmadığımı sorguluyorum ve oluyor dakika 10. 10. dakikada 10 dakikadır hiçbir bok yemediğimin farkına varıyorum ve devamlı bir pişmanlık ve basiretsizlikle geçen 10 dakika mı demeliyim yoksa 2 ay mı, ömür mü ? Hala aynı yerdeyim. İnsan fazla düşününce hiçbir şey yapamıyor. Az düşününce hata yapıyor ve pişman oluyor. Her 2 durumda da
pişmanlık kaçınılmaz. Peki birincisinin ikincisine avantajı ne ? ya da ikincisinin birincisine avantajı ne ? Hangisi nispi olarak daha fazla ? Kim bilebilir ? Her şey fazlasıyla subjektif. ama herkes subjektif olurken başkasının subjektif olma hakkına tecavüz eder.
Hey dostum bir şeyler yap silkin artık der dediğinizi duyar gibiyim
dakikalar ilerliyor 11. dakika...
Daha çok var 12'ye. Bugun yatayım yarın kalkınca düşünürüz.
Nasip.
way bea
Bakıyorum da en son temmuzda yazmışım, işte kardeşlerim o tarihten sonra işe girdim. Aslında yazacağı çok şeyi olup da yazamama durumu benimkisi. Yazmak istiyorsun fakat ya müsait değilsin ya da yazmak istedigin anda bilgisayar başında değilsindir, ya da bilgisiyar başındasın ama işyerindesin. Sosyal hayat sadece araya sıkışmış zaman aralarından mevcut. bir nevi hard diskinde yer kalmayınca defragmantasyon yapmak gibi bir şey sosyal hayatım.
Ondan sonra hep yorgunsun hep yorgun sabah kalkarken yorgun, akşam eve gelirken yorgun, maç izlerken yorgun, telefonla konuşurken yorgun, msn başında ise sadece isimlere bakıp yoruluyorsun. Yazmak için ne adamda hal kalıyor ne de o yazmak istediğin andaki şevkin. Aslında dostlarım diyeceksiniz ki yazan yazıyor. Evet haklısınız, yazan yazıyor ama ben biraz bu konuda eksiğim ve çok titiz davranıyorum, pimpirikli mi demeliyim yoksa ? Yazmak için en iyi, en strelize koşulları arıyorum. Kendime ait bir pc, rahat bir koltuk, karanlık bir oda, sessizlik ve en önemlisi lütuf. Aradığım şartlara bir türlü kavuşamıyorum. Züppelik işte ! Eski kuşak yazarlar beni görseler kafama işiyip hadi oradan hıyarağası diyip yemeklerine meze yapıp bir lokma aldıktan sonra bir daha çatallarını o güzide tabağın üstündeki ekşimiş yoğurda değdirmezlerdi bile; çünkü ben, meselemi onların ağızlarına alamayacak kadar ekşimiş ve sohbetin seviyesini düşürecek derecede önemsiz buluyorum. Dedim ya dostlarım züppelik ve seçicilik. Boş şeyler bunlar ! Blogger kibirliği, kirliliği ve sonucunda yazma fakirliği.
Yüzeysel meseleler yüzeysel insan sonuç:
Para biriktirip odama pc alıyorum
ofis koltuğu ediniyorum
ışıkları kapatıp sessiz bir ortam sağlıyorum
züppeliğime devam ediyorum.
Hadi hayırlısı.
( 2 ay sonra inş )
25 ytl ye Depeche Mode izlemek. İşte ben bunu seviyorum !!

zamanlardan pazar, günlerden umutsuzluk, kişisel pozisyon: tv karşısında pineklemek futbol ile avunmak ani bir telefon sesi.karşıdaki ses kuzene ait saat 20.20. İkimizde de bir bezginlik, bir hovardalık : "napıoruz?" "abi davetiye bulamadım". ben de ise hala şansı zorlama adına komada yatan hastanın yaşama bağlılığındaki gibi bir dirençle, gidelim görelim hiç olmazsa şansımı sonuna kadar zorladım diye avunurum düşüncesi. çeşitli yol badireleri atlattıktan sonra mekana varış. saat 22.10, depeche mode çoktan başlamış ritüele, müridleri ise tapınmakta 1980'leri 2006'ya bağlayan gecede herkes bir ağızdan ayine katılıyor.Biz ise hala 300 seneden beri devam eden gene ingiliz kökenli sistemden çıkmaya çalışıyor, bilet derdini halletmeye çalışıyorduk. 300 senelik bir sistem ile yaklaşık bir çeyrek asırdır devam eden kapışmadan tabii ki 25 senelik akımın ruhu çıktı.Öyle bi ruh ki punktan doğmuş ve 80'lere damgasını vurmuş ve o zamanın disco müziğiyle birleşmiş ve son halini new wave olarak İngiltere'de kendisini kabul ettirmiştir dünyaya.Dün gece ise 27. boylamda dünyanın merkezinde hikayesini bütün endamıyla anlatıyordu Dave Gahan dilinin döndüğü kadarıyla.hikayeyi kaçırmak çok kötü hele başkasının ağzından neleri kaçırdığımız duymak daha kötüydü fakat iyi olan bir şey varsa 25 ytl gibi cuzzi bir fiyata hikayenin geri kısmını dinlemekti. Bu hikayeyi 100 kere okumuş olsam da bir türlü eskimiyor, tam tersine her okuyuşta değeri birkez daha artıyor ve daha fazla ölümsüzleşiyordu. Bu hislerle izlenilen konserin kelimelere sığamayacağı aşikardı; çünkü henüz hiçbir mahluk ölümsüzlük mertebesine ulaşamamıştı.

İçeriye girdiğimde john the revelator u anlatıyordu. kimileri dersten sıkılmış yandakiyle konuşuyor dikkat dağıtıyor kimileri dersle alakasız şeylerle uğraşıyordu Ben ise musa gibi kalabılığı yararak amfide inek öğrencilerin bulunduğu yere ulaşmaya çalışıyordum.Bu çok zordu ama güzel bir saf edinmiştim. Şimdi ise olaya konsantre olmaktı. Bu benim gibi bir mürid için uzun zaman almadı. Sırasını hatırlamadığım şekilde photographic (remix),leave in silence, personal jesus,enjoy the silence, world in my eyes,behind the wheel,i feel you,never let me down u bize aktardılar. O gece bunlardan çok şey kapan da oldu hiçbir şey kapamayıp sadece orada bulunmaktan öteye gidemeyen de oldu. Ben çok şey kaptım kendi adıma.

11 sularında konser bitmişti. Bu içi müzik dolu adamlar hikayelerini anlatmak için başka ülkelere doğru yol almak üzere dinlenmeye geçmişlerdi. Biz ise evimizin ve küçüçük hayatlarımıza geri dönmüştük.Her güzel şey gibi bu da çok çabuk bitmişti. Eve geri döndüğümde belki en sevindiğim nokta motora para vermemem oldu. Böylelikle rüya gibi bir geceyi bir adet
akbil ve bir
25 ytl ile kotarmış olduk.
i'm taking a ride
with my best friend
i hope he never lets me down again
he knows where he's taking me
taking me where i want to be
i'm taking a ride
with my best friend
we're flying high
we're watching the world pass us by
never want to come down
never want to put my feet back down
on the ground
i'm taking a ride
with my best friend
i hope he never lets me down again
promises me i'm as safe as houses
as long as i remember who's wearing the trousers
i hope he never lets me down again
never let me down
see the stars they're shining bright
everything's alright tonight