Yeraltı filmini izleyeli ve Yeraltından Notlar kitabını okuyalı uzun zaman oldu aslında. Uzun süre bu filmin eleştirisini yazma/malıyım güdüsüyle mücadele edip durdum, çünkü her seferinde bir taş açıkta kalıyordu. Filmin eleştirisini yapabilmek; kitabın eleştirisini yapmaktan daha meşakkatli ve daha uğraştırıcıydı, çünkü izlediğimiz bir Zeki Demirkubuz filmi ve benim ikiz kardeşim dediği Dostoyevski'nin eseri Yeraltından Notlar'ın serbest uyarlamasaydı. Filmi, kitaptan bağımsız değerlendirmenin imkansız olduğu
gerçeği, yazmayı zorlaştırıyordu, zira ne Zeki Demirkubuz sıradan bir adam ne de Yeraltından Notlar okunması kolay bir kitap, kaldı ki filme aktarımı oldukça güç bir yapıt. Kafamda, filmin daha iyi açıklanabilmesi için şöyle bir plan sıralaması yaptım, öncelikle "Zeki Demirkubuz kimdir ve sineması nasıldır" açıklamasının zorunluluğu ki bu filmiyle beraber kafamda sinemasıyla ilgili çelişkiler bırakmıştır. ikinci olarak "Yeraltından Notlar" ne tür bir kitap oluşu ve felsefi niteliği ve nasıl bir zamanda yazıldığı ve kitabın kimleri etkilediği üçüncü olarak dolaylı olsa da Nietzsche-Dostoyevski karşılaştırılması/bağ dördüncü olarak filmin kitap yönünden eleştirisi ve beşinci olarak filmin sinematografik olarak eleştirisi ve son olarak Demirkubuz eleştirisi. Şimdi bunları açıklamak aslında başlı başına bir kitap oluşturur. Sadece temel şeylerden bahsederek kısa kısa değinerek filmin açılımını yapmaya çalışacağım.
Zeki Demirkubuz, kenar mahallelerde yaşayan sosyo-ekonomik olarak genellikle alt-orta sınıf insanlarının meselelerini evrensel boyutta işleyen, ahlaki çerçeveden insanın karanlık taraflarına inen yönetmendir. Bu yüzden filmleri tematiktir. Filmlerinde kullandığı isimler de hep semboldür. Kendisi en çok sırasıyla Dostoyevski - Nietzsche - Camus - Kafka 'dan etkilenmiştir. Bu yüzden bu perspektiften insanı ele aldığı için filmleri karanlıktır ve genellikle Türk toplumunun bakış açısını çok iyi yansıtmaz bu yüzden de filmleri gişe yapmaz. fakat bu görüşüme ters olarak Yeşilçam melodram yapısını taşıdığı ve izleyenleri tarafından çok sevilen iki filmi vardır : Masumiyet ve Kader. Demirkubuz, Yeraltından Notlar'ı filme uyarlamaya teşvik olan şeyin Dostoyoveski değil de, Nietzsche olmuştur. Bu yüzden yazımın ileriki safhalarında Dostoyevski - Nietzsche ilişkisini açıklayacağım. Demirkubuz'un aslında kendiside 68 kuşağından gelmesi ve 80 darbesi sonrası kısa bir süre de olsa hapiste yatması ve de Yeraltı filminde 80 sonrası yaşanan değişen solculuğun paradigma eleştirisini Muharrem karakteri üstünden anlattığı aslında tamamen kendi derdini Muharrem karakteri üstünden anlattığı bir öz-film olduğu kanaatindeyim.
Filme geçmeden önce Yeraltından Notları biraz açmak gerek. Dostoyevski bu romanı 1864 yılında 40 yaşındayken yazmıştır. 40 yaş Dostoyevski için kritik bir yaştır. Zira Roman kahramanın/kendisinin, kırk yaşın olgunluğundan genç kahramana bakışıdır aslında bu eser. Kırk yaşın yazar için sorgulama dönemi olması ve geçmişine bakışını tamamen değiştirmesidir bu eserin ortaya çıkış nedeni. Dostoyevski anlatısında, "tüm güzel ve yararlı şeyler kırk yaşımda bana önemli ölçüde sıkıntı verdi ama bu kırk yaşındayken oldu."der ve kahramanının gençlik halinin kritiğine başlar bu sözden sonra.
romanda da ayrıca şöyle ibare geçer " Kırkından fazla yaşamak ayıptır, aşağılıktır, ahlaksızlıktır. Kim yaşar kırkından fazla? Haydi, bana açıkça, elinizi vicdanınıza koyarak söyleyin! İsterseniz size ben açıklayayım: Aptallar, namussuzlar yaşarlar kırkından sonra. Bütün ihtiyarların, o ak saçlı, güzel kokular sürünmüş saygıdeğer ihtiyarların yüzüne karşı söylerim bunu! Hatta çıkar, sokaklarda haykırırım!.. bu açıklamaya ek olarak Demirkubuz bu filmi çekmeye karar verdiğinde 45 yaşındaydı. Kitap 2 bölümden oluşur. Birinci bölüm varoluşun temel sorularını sorarak aslında kendisinden çok sonra gelecek varoluşçu edebiyatçıları etkileyerek, yabancılaşma, yalnız insan, özgür insan akıl-istek konularında eleştirileri vardır. Genel itibariyle kitabın birinci bölümünün içersindeki alt başlıklarda şu konuları içerir : Rus toplumu - 19. yy. aydını - Determinizm/rasyonelizm - Batılılaşmacı, materyalist ve mağrur Rus aydınları... Kitabın birinci bölümü monolog şeklindedir, karakterin iç dünyası gel-gitleri, ruh hali anlatılır. İkinci bölümde ise karakterin yaşadığı 3 tane olay anlatılır. Birinci olay Subayla yaşadığı yol verme hadisedir, iki ve üçüncü olaylar ise aynı gecede yaşanan yemek masası tartışması ve otel odası hikayesi ve de ertesi günü evinde devam eden hayat kadını macerasıdır. Kitap yazıldığı çağ itibariyle adeta bir başkaldırı niteliğindedir. Rus aydınlarını yerden yere vurur. İnsan aklının açıklama ve rasyoneliteye oturtma çabasıyla dalga geçer ve hiçbir şeyin kestirelemez olduğunu vurgular varoluşçu bir stilde. Bu romanı pek çok esere, filme esin kaynağı olmuştur. Hemen ilk aklıma gelen eserler : Amerikan Sapığı, Tutunamayanlar, Dönüşüm, Zerdüşt ve daha niceleri... Bunları belirtmemin sebebi bu kitabın sıradan bir kitap olmadığı, filme uyarlamanın gerçekten çılgınca bir iş olduğudur.
Başta belirtiğim gibi Demirkubuz'u bu filme teşvik eden esas şey Nietzsche'nin bir sözü olmuştur. Bu söz şuydu "“İnsan aklı olduğu kadar akıl dışı da bir varlıktır.” Bu sözün en iyi hayat bulduğu eser de " Yeraltından Notlardı. " Dostoyevski anlaşılmadan, Nietzsche anlaşılmaz, bu ikisi okunmadan Muharrem de okunamaz. Muharrem'in filmin bir sahnesinde Nietzsche okuması boşuna değildir. Aslında bu filmin en büyük esin kaynağı ve temeli Dostoyevski’den de öte Nietzsche’dir. Onun üst insanı. Acı çekme, çile çekme iradesini sonuna kadar zorlayarak ulaşılabilen üst insan mertebesi. Muharrem bu gidişatın prototipidir. Bu nedenle finaldeki durum, bir yok oluş değil, belki de yeniden dirilişin başlangıcındaki bir yerdir.
Muharrem'i Demirkubuz üstünden bu şekilde yorumlamaya sebep olan şey Dostoyevski ve Nietszche'in hayatlarında yaşadıkları büyük değişimlerdi. Neydi bu değişimler, Dostoyevski 40 yaşına kadar ateistti ve babası da ayyaşın tekiydi, bunun aksine Nietzsche, koyu bir protestan papazının oğluydu ve küçükken sıkı bir dini eğitim almıştı. Dostoyevski siyasi sebeplerden dolayı tam kurşuna dizilecekken, affedilir ve sürgüne yollanır. Sürgün esnasında tek okuduğu kitap İncil olur. Mesih İsa'yı tek gerçek olarak kabul eder. Yeraltı Notlari’ adli kitabini yine geçirdigi sürgün günlerinden esinlenerek yazmistir.
Nietzsche Schopenhauer’un bir eseriyle karşılaştığında bütünüyle sarsılan ve bütün kitaplarını okumaya karar verdiğinde artık hristiyanlıktan vazgeçmiş birisiydi. Mesih İsa’yı bütün kalbiyle kıskandı, onunla yollarını ayırdığında, yeryüzünde üst-insanı yaratmak için, insanı aşmak için kendi geçmişiyle beraber bütün insanları hor gördü. Açıkça insanı hor gören ve insan için de yücelmenin çıkış noktası olarak kendi kendini hor görmeyi bir başlangıç noktası yapan bir söylevin kuruculuğunu üstlendi. Sonraki entelektüel hayatı çok açıktır, kiminle yoldaşlık ilişkisi kurmuşsa, onu yıkmaya çabalayan bir söylev ardından geldi, açıkça onları hor gördü, kendi geçmişini de. Hıristiyanlık içinse zaten Deccal kitabını yazmıştı, kendisi için tam olarak gördüğü kitabında söylevini Zerdüşt üzerine kurdu ki kendisi de aslında Zerdüştlük dinine mensup birisi değildi. Nietzsche Tanrıyı insan eliyle öldürmüştü. Tanrılaşmasını yasaklayan bir Tanrı'nın varlığına nasıl dayanılabılırdı? Yeni insanın doğması için, insanın ölmesi gerekliydi.
Dostoyevski içinse durum tam tersinedir. Bir mektubunda şöyle buyurmuştur : " Ben, Mesih İsa'dan daha güzel, daha derin, daha sevimli, daha mantıklı, daha yiğit ve daha mükemmel bir şeyin olmadığına, hiçbir zaman da olamayacağına inanıyorum. Eğer İsa'nın gerçek olmadığını bana kanıtlayabilirlerse ve gerçeğin İsa'nın dışında olduğu doğruysa, ben İsa ile kalmayı gerçek ile kalmaya tercih ederim."
Bu kadar iki zıt insan gibi görünseler de aslında etkiledikleri kişiler benzer yazarlar olmuştur. Varlığı açıklama biçimleri ve yaklaşımları farklıdır.
Dostoyevski’nin, varlığı değerlendirme biçimi ve insan varoluşunun karanlık gerçeklerini anlama çabası ne sosyolojiye ne de bir din yorumuna indirgenebilirdir.
Oysa Nietzsche, sorunu tam da Mesih’in kendisinden başlatır, insan’a yönelik eleştirisini de söz konusu erdemler dolayısıyla gündeme getirir, bu kavramlarla öne sürülen ahlaka itiraz eder. Dostoyevski’nin kişiselleşmiş inanç arzusu, dinsellikle koşullanan ahlakiliği ve bireyselleşmiş hümanizması Nietzsche’de verili haliyle ahlaki varoluşun kökten sorgulanmasına ve bir tür anti-hümanizme dönüşür. Nietzsche sanıldığı gibi inançsızlık telkin etmez aslında, verili inanç biçimlerinin aşılmasını hedefler.
Nietzsche’nin Dostoyevski’ye olan hayranlığı bu ideolojik sınır noktalarında durur. Hayatın anlamına ve insan varoluşuna yönelik iki başka yaklaşım biçimi söz konusudur. İkisinin de tutkuyla uç noktalara gittiklerini, acı çektiklerini ve hiçliğin korkunçluğu karşısında derinlere dalarak yol aradıklarını biliyoruz.
Demirkubuz'un kime ve hangi felsefi görüşe daha yakın durduğunu anlamak üzere, filmi nasıl kendince yorumladığını anlamak için bu iki düşünürün çok ama çok iyi bilinmesi gerekiyor, çünkü siz yola ben bir Dostoyevski romanını filme uyarlayacağım diyip filmin baş karakterine Nietzsche kitabı okutursanız, kitabın rot-balans ayarıyla oynarsınız. Filmin final cümlesi olan " iyi biri olmak istiyorum ama bırakmıyorlar" hangi açıdan yorumlanmalıdır. Bu noktada fimle kitap arasındaki temel farklılıklara değinmek istiyorum. Yeraltından Notlar kitabında kahramanın eylemlerini anlamdırmaya çalışırız, çok keskin yargılar olmamakla beraber, insan ilişkilerinde bariz farklar mevzubahisdir. Dostoyevski Tanrının adaletine inanırken, günah ve bağışlanma ilişkisini güderken, Muharrem/Demirkubuz aynı şekilde gitmiyor. Muharrem kendi kötülüğünün eylemlerini meşru bir zemine dayandırıyor. Cevat fikir hırsızı, oysa romanda böyle bir ahlaki yönelim söz konusu değil; tam tersine kıskançlık mevzu bahis. Bu kıskançlığın temel nedeni ise statü farkı. Romandaki kişi Zverkov yüzbaşılığa terfi ediyor, oysa kahramanımız sıradan bir memur. Bunu kendisine yediremiyor. Romanda yemek masasında için çok ciddi bir maaş tartışması yaşanıyor. Filmde bunun esamisi okunmuyor. Kahramanın memurluğu aşağılanıyor. Kitapta o vurucu konuşma direk Zherkov'un suratına söyleniyor, Kitabın çoğu yeriyle filmin temel noktaları bağdaşmıyor. Demirkubuz Nietzscheci yaklaşımını kahramana yediriyor ve söylemek istediklerini kahraman üstünden kendi öz-hikayesini anlatıyor. Zira bu filmde çok ciddi bir Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz atışması olduğu çok belli. Demirkubuz maalesef NBC'yi kıskandığını, Cevat/NBC edebiyat ödülü için " oskar " alacağını vurgulaması bu düşüncemizi pekiştiriyor. Halihazırda Demirkubuz'un üniversite mezunu olmaması, öte yanda NBC'nin Boğaziçi Üniversitesi mezunu olması statü farkını gösteren küçük bir ayrıntı. Demirkubuz aslında Muharrem gibi hareket/tutum sergiliyor. Kendi kompleksli, takıntılı ruh halini dışavuruyor ve de neticede kendi kendisini durup dururken aşağıya çekiyor. Kitapta hizmetçi kadın değil bir erkek ve kahramanın hizmetçiyle alışverişi çok sınırlı oysa filmde hizmetçinin akıl hocası adeta Muharrem. Hizmetçi aynı zamanda apartmanda başka bir yaşlı adamın da ev temizliğini yapıyor. Muharrem o adama sinir oluyor ve sadece ona " kıl bir herif " denildiği için hizmetçiden onu öldürmesini istiyor. Kötülüğünü meşrulaştırmak için başkalarının günahlarını/ kötülüklerini cezalandırıyor. Hizmetçiye o adamı öldürmesini nasihat ediyor.
Kitapta hiç böyle bir bölüm yok. Hizmetçi, yaşlı adamı öldürmeyi deniyor ve başarılı olamıyor, aradan zaman geçtikten sonra sırdaşı olan hizmetçi, yaşlı adamla evlenme aşamasına geliyor. Bu Muharrem'i deli ediyor ve hizmetçi Muharrem'e haddini bildiriyor. Tabii bu durum tüm Demirkubuz filmlerinin tipik özelliklerinden biridir, kadın figürü her zaman nankör, güvenilmez, aldatan kişiyi oynar. Demirkubuz ciddi anlamda bir kadın düşmanı olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda bu yanıyla da Nietzsche'den çokça etkilendiğini düşünüyorum. Zira Nietzsche, Lou Salome'dan epeyce acı çekmiştir. ve kadınlar için çok sert sözleri vardır, örneğin ilk aklıma gelen : Kadınlara mı gidiyorsun? O halde kırbacını yanına almayı unutma!”
Kitabın genel eleştirisi 19 yy. batı felsefecilerine ve 19 yy. determinizminedir. Demirkubuz bunun yerine 80 sonrası değişen sistem ve buna angaje olan liberalleşen solcuları koymuştur; fakat aktarımı ve anlatımı çok sığ durmaktadır. Muharrem'in temellendirilmemiş sıkıntısını varoluşsal problemler yaşayan yalnız ve eğreti adam kolaycılığına yaslanmadan anlamaya çalışmak istesek de film bize bu konuda fazla yardımcı olmuyor. Muharrem'in bu sisteme yabancılaşmasının sebebi 80 sonrası değişen insan ilişkileri ve aydın solcuların bu kültürel değişime ayak uydurmaları olduğunu, Demirkubuz aktarmak istese de bunu çok sığ bir anlatımla yapıyor.
Filmde çokca geçen hayvan ulumaları, hayvan belgeselleri belki de filmde en çok beğendiğim metaforlardan bir tanesi. İnsan aklının açıklanamaz oluşuna en güzel örnektir hayvan ulumaları. Akıl dışı hareketlerdir ve açıklanamaz. Muharrem insanlık oyunundan sıkıldığı anlarda hayvan rolünü üstlenir insanlığını yıkmak için. çünkü insanın yıkıcı bir yapısı vardır. Kendisinin antitezini üretmelidir. Hayvan belgeseli de bunu destekler. Hayvanlar arasındaki o vahşi doğal hayat, insan ilişkilerinde de vardır. Bir av/avcı durumu vardır. Muharrem bir avdır, öyle olduğu için hep savunmada ve tetiktedir. fakat avlanmaktan da yüksek gururu, mazoşistçe bir zevk duyar. Her ne kadar avcı konumuna gelmek istese de ki bu avcı hayvan hırlaması rolünü hayat kadınına karşı denemeye kalktıysa da gene yere serilen kişi olur. Her kimi aşağılamaya kalktığında, aşağılanan ve bu durumdan da mazoşistçe bir zevk duyan kendisi olur. Otelden yaka-paça atılırken görevlilere tebessüm etmesi ve onlara karşı gardını düşürmesi filmde bunu doğrulayan bir örnek.
Filmin teknik eleştirilerine gelirsek, ilk olarak Demirkubuz'un tarz değiştirdiğini net olarak söyleyebiliriz. Eski filmlerine nazaran farklı tip bir kamera kullanması ve ışığı daha iyi kullanması, anlatmak istediğini sözden daha çok kamera hareketleriyle ve ışıkla göstermesi minimalist bir çizgiye kaydığını gösteriyor; fakat bunu yaparken aslında filmde eleştirdiği şeyi kendisi de yapıyor. NBC'yi taklit ediyor. Filmin kurgusunda kopukluklar ve bağlantı sorunları var. Sahne sahne film gidiyor, bütünlük yok. Filmin ilk yarısı bana çok komik ve eğlenceli geldi. Filmin ilk yarısındaki yemek sahnesinde tempo tavana fırlarken tam fırtınanın kopmasını beklerken ikinci yarısı insanı bunaltıyor ve yavaş bir tempoyla insanı sıkıyor. Kurgudaki bu sıkıntının nedeni Demirkubuz'ın son ana kadar filmle oynaması ve nasıl bir sonuç alacağını bilmemesi. Sırrı Süreyya Önder'in yer aldığı bir sahne tamamen kırpılıyor -büyük ihtimalle kitapta geçen yol verme sahnesi- Filmde geçişler arasında ciddi bir sıkıntı var. Tempodaki inişlerin ve çıkışların iyi ayarlanamaması kurgudan kaynaklanıyor.
Son olarak Demirkubuz hakkındaki düşüncelerimi yukarıdan aşağıya yaptığım eleştirileri toparlayarak genel bir değerlendirmeyle yazımı sonlandırmak istiyorum. Demirkubuz'un Dostoyevski'den dostoyevski olduğu halde en az Dostoyevskiyen filmidir diyebilirim Yeraltı için. Kader'den beri çektiği filmlerde sürekli bir düşüş gözlemleniyor. Bundaki temel sebep çağdaşlarının uluslar arası arenalarda ödülden ödüle koşarken, Demirkubuz'un ödül alamamayı bir kompleks haline getirmiş olmasıdır. Gel-gör ki seçtiği yaptığı sinema özgünlükten uzaktır ve metne dayalıdır, dolaysıyla yenilikçi bir şey veremez. Platon'un mağaradaki adamına benzetirim Demirkubuz'u. Taklidin takliti ödül getirmez.
Sanatın gücü ve değeri, ifade ediş biçiminde yatar ve ifade ediş biçiminiz sizi sanatsal/akademik tartışmaların merkezine getirir; zira getirdiğiniz yorum yenilikçi mi veya bir şey anlatıyor mu şeklinde değerlendirmelere tabii tutulur. Bu noktada eğer elimizde bir Inarritu filmi varsa bu 2 temel soruya evet diyebiliriz genel anlamda. Kurguya getirdiği yenilikçi anlatımla ki bunu "Amores Perros"la başlattı ve serinin 3. halkasında da bunu sürdürüyor. İkinci noktada ise çağdaşlarından farklı olarak hem evrensel sorunları sanatsal bir düzlemde ele alıp hem de büyük kitlelere ulaşıp, popüler kültürün içine geçebiliyor. İşte tam da bu noktada bu filmin temel probleminin bu olduğunu düşünmekteyim. Bu düşüncelerimi yazının ileriki safhalarında açıklayacağım.
Filmin isminden yola başlamadan önce, Babil'in nasıl okunmasının gereklerini sıralayalım; neden diye soracak olursanız filmin çok fazla alt mesajı var ve de film pekçok zor konuyu ele alıyor ve bunları iç içe geçirerek aslında çok zor olan bir şeyin üstesinden kısmen de olsa başarılı bir şekilde altından kalkıyor.
İlk olarak bu temaların kabaca taslağını çizelim. Birincisi Politik ve Sosyo kültürel etmenler açısından değerlendireceğiz. İkinci sıraya ise dini ve ahlaki altmetinleri yazalım. Üçüncü ve son olarak da Bireysel/individual etmenleri koyacağız bu bireysel etmenleri de deşip iç faktörler ve dış faktörler olarak ikiye ayıracağız. İç faktörlere kişilerin seçimlerini, psikolojilerini ve insan doğasını irdelerken dış faktörlere ise dinsel bir etmen olan ahlakı koyacağız ve ikinci olarak da birey-otorite ilişkisini inceleyeceğiz.
Film Amerika, Fas, Meksiko ve Japonya olmak üzere dört farklı ülkede geçiyor ama filmin ismi neden "Babil" sorusuna iki farklı açıdan yaklaşmak istiyorum: Birincisi dini; ikincisi ise politik etmenlerden. Babil ismi tamamen metafor olarak kullanılmaktadır. Bu metaforu açmak da fayda var. Birincisi dini olarak incelersek Tevrat'ın Yaradılış bölümüne bakmak gerekir. Babil lanetlenmiş bir yerdir. Tanrı, insanların asıl inşaa nedeni olan Tanrıya ulaşma fikrini hoşgörmüş; fakat insanın temel doğasında olan iktidarı kontrol edememesinden, bu heybetli yapının ihtişamından dolayı kendini tanrı kadar güçlü gördüğünü zanneden insanoğluna ders vermek amacıyla yeryüzüne inip o zaman tek lehçede konuşulan dili farklılaştırmış ve insanların birbirleriyle anlaşamamasına neden olmuş, neticesinde dilsel ve kültürel farklılıklardan dolayı binanın yapımı kendiliğinden durmuştur. insanlık had bilmezliğin cezasını kıyamete kadar anlaşamamakla ödeyecekti. O günden bugüne anlaşılmazlık o kadar arttı ki bir kısım insanlar bunun önüne geçebilmek için dünyada sadece kendi dillerinden olanların yaşamasına izin verme tasarısını akıllarına koydu: güçlü olanın dilinin karşısında olan bütün diğer dillerin insanları yok edilmeye, aşağılanmaya ve dışlanmaya başladı. Dersini almış gibi görünen ve göğü tanrıya bırakan insanlar yukarıya doğru değil de yatay olarak yeni bir hayali kuleyi inşaa etmeye koyulmuştu artık. Dünya doksan derece çevrilmiş gibi hayal ediliyor ve düşlerde bile olsa tanrıya karşı hile devreye sokuluyordu. İnsanlar Tanrı'dan uzaklaşmışlar ve artık kendileri aralarında bir güç savaşı vuku buluyordu. İnsan kendisini cezalandıracaktı ve şimdi olan da buydu. labirentler içerisinde kaybolan insan bu kaybolmuşluğunu dillerin ve dolayısıyla kültürlerin çokluğuna bağlayarak çözüme erdiğini düşünmekteydi: üstün dil, üstün kültür korunacak, gerisi dünyadan sürülecekti. İşte tam da bu noktada Babil ismini ikinci açıdan irdelemek yani filmin adının politik bir mesaj içerdiğini söylemek gerekiyor. O da günümüzün siyaset bilimi
terminolojisinde " Medeniyetler Çatışmasına" denk geliyor. Bu çatışmanın merkezinde de Amerika'yı görüyoruz. Bu yüzden yönetmen burada çok akılcıl davranarak yer yer içinde yaşadığı toprakların politikalarını bilinçaltından tokatlıyor.
Filmin ismi bile bu kadar çok mana barındırıyorken, kare kare filmi izlerken sahnelerin pekçok yaklaşımla açıklanabilir oluşunu ve de Inarritu'nun bunları bize hissettirmeden sanki 4 farklı insana özgü basit bir hikaye anlatışını ve bu 4 farklı insanın aslında bir hikayeye bağlandığını onun hangi maharetiyle açıklayabiliriz. Sanırım evrensel kodları insana indirgemesinde bu meseleleri sıradan gündelik hayata bağlaması onun usta olduğu bir iş.
Bu bir politik film. Yukarıda anahattından değindiğimiz noktaları açarsak ilk sıraya Batı-Doğu toplumu çatışmasını oryantalist açıdan bakan Amerika'yı bize izlettiriyor. Bunu her iki açıdan da başarılı bir şekilde yapıyor, hem mikro hem de makro. Makro açıdan değinirsek Faslı iki küçük çocuğun tüfeğin menzilini ölçmek için rassal bir hedef seçip ateş etmeleri sonucunda istemsizce otobüste Fas'ın paketlenmiş turizmini satın alan Amerikalı turistlerden Susan'a isabet ediyor. Fas'ın reel yüzü otobusün içindeki steril klimalı Fas'ı delip geçiyor. Tek mermiyle de savaş etkisini görüyoruz. Olay Amerikan haber ajanslarından bir terörist eylem çerçevesinde boyut kazanıyor, böylelikle işin içersine uluslararası diplomasi giriyor. Bunun da beşeri ilişkilere yansımasını görebiliyoruz. Beşeri kısım es geçilerek yani Susan'a siyasi sebeplerden ambulans gelmezken öbür yanda hemen soruşturma başlatılıyor. Bunun gibi çok küçük küçük altmesajlar mevcut filmin içersinde. Birkaç mikro örnek vermek gerekirsek : Lokantaya gidip coca-cola içmeleri ve özellikle kameranın kola tenekesine odaklanması. Kadının suyun membasına güvenmediği için buzu reddetmesi ve de Faslıların yemek yeme stili. Benzer durumların ülkelere göre mukayeseli karşılaştırma yapılması. Amerikalı çocuklar - Meksikalı çocuklar. Amerikan polisi- Fas polisi- Japon polisi.
Bu sosyo-politik/kültürel bir film Göçmenler, ötekileştirilenler, Engelliler, ensest... Üsttekilerin ve alttakilerin filmi. Önyargılar sonucunda ötekileştirilenlerin filmi. Bir önceki paragrafta son satırda belirttiklerim de buraya giriyor.
Bu Bir Ahlak filmi Faslı küçük çocuk Yusuf'un eylemleri mi bizi bu noktaya getiriyor ? Silah ne işe yarar ? Silah, kullanılan kişi tarafından yok edilirse insanoğlu tövbe eder mi ? yoksa onun bu eylemi yapmasının temel nedeni ona çevrilen başka silah mı ? Suçluların cezasını masumlar/çocuklar mı çeker ? Yusuf - Ahmet; Yusuf - Susan; Fas polisi- Ahmet; Santiago- Amelia; Richard+Susan - ölen bebekleri, Japon baba - kızı, peki gerçekten suçlu var mı ?
Bu bir birey - otorite filmi. Dört durumda da kişilerin, kurumlarla çatıştığını görüyoruz. Hepsinde birey - polis çatışması mevcut. Aynı zamanda bireyler diğer aidiyet bağı olduğu bireylerin otoritesiyle de çatışıyor. Yusuf, abisini dinlemedi. Bakıcı Amelia, baba Richard'ın sözünü dinlemedi. Japon kız, babasını dinlemedi. Santiago, teyzesi Amelia'nın sözünü dinlemedi.
Bu bir çaresizliğin ve yalnızlığın filmi Richard ve Susan çaresizlikten ve yalnızlıktan Fas'da tatildeler. Amelia çölün ortasında yalnız ve çaresizlikten tutuklanmayı göz önüne alarak polisten yardım istiyor. Yusuf çaresizlikten polise teslim oluyor ve beni öldürün diyor. Santiago çaresizlikten polis kontrolünden yasadışı yollardan kurtulmaya çalışıyor. Susan çaresizlikten altına işiyor ve çaresizlikten steril olmayan bir ortamda tedavi görüyor. Japon kız, kalabalığın içinde yalnız ve çaresizlikten bedenini ön plana çıkarıyor.
Bu bir iletişimsizlik filmi Kimse kimseyi anlamıyor. Anlamak istemiyor. Kültürler kaynaşmıyor. İnsanlar birbirlerine yabancılaşıyor. Herkes ötekine önyargıyla bakıyor.
Bu acının filmi İster Zengin ol ve insan fakir, herkes acıyı farklı bir şekilde tadar. Alttakiler yaşamlarıyla öder. öbürleri farklı bedeller öderler ve bunu ölene kadar yanlarında götürürler. Herkes bir şey için diyet öder. Tek bir hata tüm hayatınızı mahvedebilir. Tüm varlığınız gidebilir, tüm çabanız bir anda sıfırlanabilinir, bir hatanın bedeli onarılamaz yaralar doğurabilir. İnsan Tanrı ile rekabet etmek / kumar oynamak istediği için her zaman yenilgi kaçınılmazdır. Bunun için İnsanoğlu güçsüzdür.
Genel olarak film büyük laflar etmiyor, ama yüzünüze sert bir tokat atmayı beceriyor. Amma velakin bir politik duruş sergilediği ve tutarlılık baabında incelenirse, en başta belirttiğim gibi popüler kitlelere ulaşmak adına Inarratu tribünlere selam ediyor. Haneke gibi kötümser bir son hazırlamıyor. Amerikalıları mutlu etmek adına hiçbir Amerikalıya fiziksel zarar verdirtmiyor. Çölde mahsur kalan Amerikalı çocuklar kurtuluyor. Susan sapasağlam evine dönüyor. Japon kız, polise " annem intihar etti " yalanı ortaya çıkınca onun intihar edeceğini düşünüyoruz ama olmuyor. Hikayenin sonu havada kalıyor. Her şeye rağmen film kendini bir dakika bile sıkmadan izlettiriyor ve de muhteşem bir görsellik ve müzikler sunuyor. Bu filmi beğendiyseniz şayet Syriana, traffic, Code Unknown, Crash (2004), Before The Rain, Magnolia filmlerini izlemenizde fayda var.
Godard sinema için şunu söyler : " sinema sosyolojiye benzer, küçük bir örneklemle bütünü anlatmaya çalışır demiş. Ben ise bireyler için şunu söylerim, bireyler sıvıya benzer içine girdikleri kalıbın şeklini alırlar. Çoğunluk filmi bu iki söylemin birleşiminden oluşuyor. Elimizde malzeme olarak üst orta sınıf Türk ailesi var. Bu ailenin bir reisi (baba) onun köleleri var, bunlar : Evlenerek kısmen kendini kurtarmış büyük oğlan, hayatında hiçbir anlamı olmayan, kendi yolunu çizememiş küçük oğlan (mertkan) ve tek görevi ailesine hizmet etmek olan çok mutsuz bir anne var. Tipik bir ataerkil aile, her şeye baba karar veriyor, diğerleri dinliyor. Aslında bu filmin türdeşi olarak Haneke'nin " das weisse band"la eş tutuyorum. İkisinin meselesi de aynı. Bir çocuktan nasıl "zalim" bir toplum yaratabiliriz ? Hemen akabinde Türkiye gündemiyle alakalı ve filmde geçen annenin mertkan'a sarf ettiği " Nasıl sizin gibi duygusuz insanlar yetiştirdim" repliğiyle analoji kuruyorum Rakel Dink'in şu sözlerini : "Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim". Benzerlik bu ya "film gerçekten de çok karanlık" yok öyle böyle değil görüntüler çok karanlık, zannediyorum bu Yılmaz Güney'den sonra yapılmış ender toplumsal gerçekci filmlerden bir tanesi, bu anlamda çoğunluk filmi aslında azınlıkta, gişe başarısı da bunu destekler nitelikte. Film faşizmin derinliğini sorguluyor, tıpkı haneke'nin beyaz bandında yaptığı gibi " ötekileştirme, ezme, ayrımcılık, milliyetçilik, din - kutsal değerler ve sınıfsal ikiyüzlülük " kavramları tek tek ortaya seriliyor baba figürü üstünden. Biz Mertkan'ın çaresizliğini, üzerine biçilen kostümü zorla giydirilişini izliyoruz. Mertkan sorumsuz, umarsız, boşlukta, hayattan hiçbir beklentisi yok. Tipik bir kayıp genç, zira babası onun için hayatını şekillendiriyor. Tüm kararları onun için alıyor, daha açılış sahnesinde bunu görüyoruz. Mertkan' ın küçüklüğü ve babasını takip etmesi ve onun gibi olması, dolaysıyla mertkan'ın kaçacak, bu hayatı değiştirebilecek bir alternatif modeli de yok. Tek yapabildiği şey onun gibi boş arkadaşlarıyla arabayla turlamak, AVM'lerde çay içmek, telefon muhabbeti yapmak vs vs... Bu esnada sürekli gittiği fast food büfesindeki " Vanlı kız Gülle" samimi oluyor. Gül Van'dan kaçıp gelmiş 20'li yaşlarında kaçacak bir delik arayan, bir sıçrama yapmak isteyen gültepe varoşlarında yaşayan kürt bir kızdır. Mertkan ona karşı pek bir şey hissetmemektedir aslında, sadece içinde bulunduğu çaresizlikten ötürü tek sığınacak kapısı Güldür. Bu noktada mertkan'ın sınıfsal ikiyüzlülüğünü görürüz arkadaşlarıyla beraberken kendi lümpen kültürünü sergilemektedir kızla ciddi bir mevzu olmadığını dile getirirken, lakin hareketleri ve ahvali kıza gönülden bağlı olduğunu göstermektedir; fakat içinde bulunduğu sınıfsal ikilem ona bi karar vermesi gerektiğini tembihleyecektir. Bu noktada devreye baba ve arkadaşlar girer. İşte burada " henüz evremini tamamlayamamış çarpık orta sınıf ahlakı devreye girer ve "etiketi" yapıştırır. Aslında örnekleme baktığımız zaman bu ailenin üst orta sınıf oldugunu söyleyebiliriz, nitekim baba inşaatçıdır ve 2 adet lüks arabaya sahiptirler. Tabii burada kullanılan inşaat mesleğini ben bir metafor olarak değerlendiriyorum. Bina aslında toplumu temsil etmektedir, toplumun hangi değerlerle inşaa edildiğini yönetmen gözümüze sokarken aslında metafor kullanmıştır. Orta sınıf ahlakı baskın çıkan bu durumda Mertkan kızdan ayrılır ve babasının inşaatlarından birinde sürekli kalmaya başlar. Böylelikle haytalık bitecek, zaten sözde açıkögretim fakültesinde okuyan mertkan kaydını silderecek ve vatan için askerlik yapacaktır. Mertkan üstüne biçilen bu rolü benimser ve gitgide babasına benzer; ama vicdanen rahatsızdır, burada çokca dostoyovskivari sahnelere ve demirkubuz sinemasına benzer açılımlar görürüz. Vicdanıyla baş başa kalan mertkan, bu ezikliğini üstünden atmak için babasından silah talep eder, böylelikle o da çoğunluğa dahil olur. Final sahnesine ayrı bir parantez açmak gerekir. Her şey başladığı yerdedir. Herkes kendisine biçilen rolü oynarken, televizyon hiç kapanmamıştır.
1984 olimpiyatlarında 39 yaşındaki maratoncu gabriela isviçre adına yarışmıştır. 42 km'lik maratonun son turu için stada girerken su ve tuz kaybından ayakta durmaya hali kalmayan Gabriela ona yardım etmek isteyen değdikleri anda diskalifiye olacağından ötürü sağlık görevlilerini yanından uzaklaştırıp son 400 metrelik parkuru 5 dakika 44 saniyelik bir sürede neredeyse bilinçsiz bir şekilde parkuru tamamlamıştır. 44 kişi arasında 2 saat 48 dklık süresiyle maratonu 37. sırada tamamlamıştır.
Akhwari Mexico 1968 olympics- Finish the Race - personal story of courage
Meksika olimpiyat stadı 1968 olimpiyatları, 26 mil maraton koşusu yarışı biteli 1 saat olmuştur stadda tektük insan kalmış hava çoktan kararmıştır. Birden stadın tünelinden siyahi tanzanyalı atlet stephen akhwari belirir stadda kalan seyirciler onu sonuncu olmasına rağmen ayakta alkışlar. bir muhabir ona sorar: Yarışı kazanma şansınızı kaybetmiştiniz. Neden ille de yarışı bitirmek için bu kadar kendinizi zorladınız. Akhwari tarihe geçen cevabı verir : "Beni ülkem 5000 mil öteye yarışa başlayayım diye değil ; yarışı bitireyim diye yolladı" Olimpiyat ruhunu anlatan, ender olaylardan biri.Stephen koşu sırasında sakatlanmasına rağmen tedavisini yaptırıp sakat sakat yarışa devam etmiştir. Onun hala hatırlamasını sağlayan şey sporcu duruşu ve azmidir. işte böyle insanlar hiçbir zaman unutulmazlar zira o yarışta birinci olanı kimse hatırlamaz
UNUTULMAZ SAHNELER 82 - Wayne's World - Bohemian Rhapsody
92 yapımı Mike Myers'ın parladığı güzide kült komedi filmlerinden. Wayne ve Garth Chicago'da yaşayan 2 rocker dosttur. İkiside hayata tutunamamış loser tiplerdir. Çeşitli işlere girmişler fakat başaramamışlardır. Bu esnada hobi olarak yerel bir kanal için tv şovu yapmaktadırlar. Program büyük bir ilgi görür ve bu ulusal bir kanalın ilgisini çeker ve onları kendi kanalına transfer eder ; fakat programın formatı biraz değiştirilmiştir, bu duruma kıl olurlar ve programı rezil ederler. Medya patronlarına karşı duruşlarından taviz vermezler. Yukarıdaki sahne filmin en akılda kalan sahnelerinden biridir zira fon müziği olarak Bohemian's rhapsody vardır filmin ruhuna epeyce uymaktadır.
UNUTULMAZ SAHNELER 81 - Swingers - You're So Money!
96 yapımı,ne tam romantik ne tam komedi yarı depresif yarı gülünç film. Mike 6 senelik ilişkisini bitirmiştir ama ayrılıgın üzerinden 6 ay geçmesine rağmen hala travmasından kurtulamamıştır. Dostları onun için kaygılanmaktadır ve bir çılgınlık yapıp onu 3 günlüğüne las vegas'a götürürler. Elamanımız o kdr tutuktur ki a...rkadaşları dayanamaz ve ona süper bir nasihatta bulunurlar. Filmin en güzel sahnelerinden biri.See More