garden state

Ülkemizde vizyona girmemiş 2004 yapımı Zach Braff tarafından hem yazılmış hem yönetilmiş hem de başrol oyunculuğu üstlenilmiş bir amerikan bağımsız filmi "garden state" . Konusu kısaca şöyle : Andrew 26 sında henüz oyunculuk kariyerinin başında hayattaki hedeflerini tam olarak belirleyememiş , hayattaki varoluş sebebini araştıran çeşitli ilaçlar kullanan bir gençtir. Kendisi L.A. 'de yaşamını sürdürmektedir bir gün babası ona annesinin ölümünü haber verir ve Andrew annesinin cenazesi için New Jersey 'e birkaç günlüğüne döner Bu birkaç gün onun hayattaki arayışlarını bulmasında yardımcı olmasını sağlayacaktır zira tedavi için gittiği klinikte Sam 'le (natalie portman) tanışır ve olaylar gelişir.
Konusuna kısaca değindikten sonra filmin alt metni bize neler demek istiyor kısaca bunlara değineyim. Film bir uçağın türbülansa girmesiyle başlıyor uçağın içersinde tam bir panik havası ama tek sakin kişi Andrew Burada Andrew 'in kendisini toplumdan soyutladığını anlayabiliyoruz kendisinin ne kadar hissiz ve duyarsız bi kişi olduğunu kendisi de ilerde çeşitli anlarda dile getiriyor. Bu soyutlama biçimi bir sonraki sahnede kendisini daha da belli ediyor. Her tarafı bembeyaz bir oda, steril bir hayat sürdürdügünü dışarıyla bağlarını kopardığını, kendisine ayrı bir dünya yarattığını anlatıyor bize. hemen ardından zaten telefonda babasının kendisine "telefonu açmazsan seninle iletişim kuramam" demesi de bunu belgeliyor. Dolabı açıyor baştan sona ilaçlarla dolu. Kendisi ilaç bağımlısı. Dışarıya çıktıgında aslında neden kendisini izole ettiğini anlıyoruz. Trafik, lokantadaki bayanın isteği daha doğrusu hayatın kendisi ona saçma geliyor. Bu yönden onu biraz da albert camus nun yabancı romanındaki meursault ya benzetiyorum.
New Jersey 'e döndüğünde eski arkadaşlarını görüyor. Eski arkadaşları onu bir dizinin bölümünde gerizekalı rolünü çok iyi yaptıklarını dile getiriyorlar. Burası önemli çünkü ilerki safhada Sam ona gerçek gerizekalılardan daha iyi bir gerizekalı rolü yaptığını ve onun gerçek bir gerizekalı olduğunu düşündüğünü söylüyor Bu da bize Andrew in dünyadan bağlarını ne kadar iyi kopardığını anlatıyor. Andrew genelde sade ve basit cümleler kuruyor. Bu da filmin biraz durağan ve sıkıcı ilerlemesine bunun bir sebebi de verdiği her cevabın didaktik bir dile yakın olmasından kaynaklanıyor olabilir. Bu durum hep böyle devam ediyor fakat filmi izlenebilir kılan kısmı ise Sam in kareye göründüğü andır. Burada da bir klişeye takılıyoruz hatta bu filmde birkaç sahnede de gördüm, bir şeyleri pazarlamaya çalışıyor gibi cümleler vardı. örneğin Andrew in yahudi olmasından dolayı bir yerde yahudi geleneklerini didaktik bir şekilde anlatıyor. Bir diğerini de "life magazine" için yapıyor. Sam ise tanışma esnasında bak ben the shins dinliyorum
al hadi sen de dinle çok güzel , deyim yerindeyse bir altyazı geçmediği kalmamıştı.Bu gibi klişeler film boyunca rahatsız etti beni. Bu yüzden filme bir türlü tam ısınamadım özellikle ikinci yarısı benim açımdan daha da sıkıcı geçti Filmi izlenebilir kılan kısmı Sam in güzelliği ve biraz da abartılı oyunculuğu oldu. Sam in ilginç kişiliği Andrew 'le uyum sağlıyordu. Sam yalan söylemeyi alışkanlık olarak edinmiş fakat akabinde yalan söylediğini itiraf eden sara hastası genç bir bayandır. Değişik alışkanlıkları vardır örneğin canı sıkılınca değişik sesler çıkartır, değişik bir şekilde dans eder. Film ikisinin hisleri, düşüncelerini ve ikisinin birbirne karşı besledikleri duygularını açığa çıkarmakla ilerler. Bu anlamda seyircinin daha iyi empati kurması sağlanır.
Filmin en komik yeri ise aslında Andrew in "evet lan hayatın anlamını buldum" ifadesini verdiği yerde geçer. Hakkaten çok komiktir 26 değil 16'lık delikanlının yapacağı türden bi harekettir. Andrew in arkadaşı onları bir uçuruma götürür burada gene bir didaktik konuşma geçer "ormanları koruyalım sivil toplum örgütlerine kulak verelim" cinsinden buradaki yeri koruma adına bir bekçi vardır bu bekçi ufacık bi kulubede yaşamaktadır karısı ve çocuguyla beraber ama mutludur. Hiç olmayacak şekilde hayatındaki mutluluğundan bahseder ve sonsuz derinlik hakkında bir sohbet geçer burada andrew in kafasında ampul oluşur "tabi ya sonsuz derinlik der ulan nasıl düşünemedim bunu ben der ve dışarı çıkar ve bağırırlar. kısacası klişenin allahıdır. Sonunda bu 4 günlük New Jersey seyahati esnasında Andrew hayatının anlamını aşkını bulur ve Fraou nun let let go adlı süperötesi şarkısıyla film biter.
sonuç olarak yanınıza bir adet sevgili alın o yoksa yastığa sarılarak izleyin bu filmi. Fazla bir şey beklemeyin ancak sevgiliyle izlenirse o zaman bir şeyler bekleyin ( sevgilinin size ne kadar romantiksin diyişini şimdiden duyar gibiyim) orta karar bir minimalist filmi. Eternal Sunshine Of the Spottless Mind bundan daha izlenebilir (en azından kurgu ve yaratıcılık açısından ) Elimizde iyi bir konu fakat kötü işlenmiş ve soundtracki itinayla seçilmiş harika şarkılardan oluşan bir film var.


1 Comments:
Ben bu filmi çok çok beyendim ama muhtemelen sebebim natalie zaafımdır. Yani yazdıkların oldukça doğru ama dediğim gibi bi yanım diil inanma bu yalancıyo diyo.. Döktürmüşsün...
Yorum Gönder
<< Home